29 Ocak 2018 Pazartesi

Öykü- gillerden Tuğrul'un Notları 1


Kulaklarım, onlara engel olamıyorum. Her şeyi dinlemeye çalışıyorlar; duvarlar aşıp gelen sesleri mesela: üst komşunun çocuklarının, onlara bağıran annelerinin sesleri, bilmem nereden gelen elektrikli süpürgenin sesi, caddede arkadaşına veya balkondaki aile ferdine doğru bir çocuğun haykırışı, kornalar, zurnalar, müzikler – özellikle de hip-hop müzik. Tüm bunları algılıyor kulağım, aynı anda.  Bir de üstüne düşüncelerimin sesi var- bazen buna gündelik benliğimin arzuladığı günün deyimiyle “mood” müzikleri ekleniyor. Gün içinde yaptıklarımı tartan; “bunu yapmasaydın ya,” diyen ve ekleyen o ses var yani “görüşünü bildirmen gerekmezdi.” Ona cevap veriyorum: “Düşünüyorsam bana göre ben varım, onları iletiyorsam başkalarına göre varım.” Ne kadar da felsefi! Bu sözden sonra felsefeye merak sarıyor içimdeki ses de biraz olsun susuyor. Nedense bir süre sonra birtakım sorular sorarak beni sarmaya başlıyor yeniden. Cevabım belli ama: “Sus ulan puşt! Yorgunuz.”
Yorgundum, aksi gibi kulaklarıma engel olamıyordum. Tüm saydığım sesler susuyordu, çok şükür ki bir süre sonra.  Üstelik o meraklı, anksiyete sorunları yaşayan ses bile susuyordu. Tam şükredip Tanrı’nın varlığına bir huşuyla tekrar inanacakken, kulaklarım yeni bir maraz üretiyordu; veyahut beynim: Tinnitus. Bakmayın isminin havalı durduğuna yahu! Alt tarafı kulak çınlaması. Şöyle yani: Çınnnnnn- pat pat pat- zıııııııııı-zııı!...
Tam o anlarda düşünürdüm, acaba derdim, bu bir mors alfabesi ya da ona benzer bir iletişim kanalı mı bir noktadan, bir vericiden gönderilen? Evrende yalnızca, bana iletilen bir mesaj mı? Sonra, evreni düşünürdüm. Uçsuz, bucaksız ve soluk fakat yaşam dolu olduğu söylenen bir köşesinde ben: mavi kadifede bir yaldız zerresi yani. Bu düşüncelerle, birbirinin etrafında dönen, yetmezmiş gibi kendi etrafında dönen, daha da yetmiyormuş gibi evrenle birlikte dönen kürelerle- pardon geoitlerle, hasılı bütün evren semahın döndüğü odamda kulağımdaki bitmek bilmez acıyı oyalardım. Bir süre geçer, minimaliz- batıl ve basit anlayışlar Hızır aleyhi selam gibi yetişir; beni soru sormaktan değilse de cevap aramaktan kurtarırdı: “Belki de cin girmiştir kulağıma canım.” Alaycı tarafım gülerdi. “Niye olamaz mı? İnanmaz mıyız biz cinlere?” Çoğul eki kullanırdım. Her zaman. Çoğuldum ben, üstüne demokrasilerde de çoğulcuydum. Bazen, kendimin tüm farklı taraflarını toplar. Kendi aralarında oylama yaptırırdım. Sonra birileri başa geçer, birileri inerdi. O esnada bile çoğulcuydum ben. “Biz…” diye başlardım cümleme, “biz her şeyi yenecek güçteyiz.” O zaman bir olurdum. Erzurum Kongresi gibi. Yetmezse Sivas gibi. “Bu arkadaş bir bütündür, bölünemez.” Eklerdim de: “Manda ve himaye de kabul edilemez.”
Böyle böyle ilerleme kat ediyorduk. Kitaplar şüphesiz çok yardımcım olurdu- bir sürü, rengarenk kitaplar. Kocaman bir aileydik biz onlarla, evet, biz! Şimdiden söyleyeyim bir sorununuz varsa bu ‘biz’ ile, okumayın bu hikayemi. Biziz çünkü, biz olmadan bir, bir olmadan biz, biz içerde, siz dışarıda... Alaycı tarafım yükseliyor: “Ne saçmalıyorsun ulan!”
Elbette yazma amacım bu değildi. Elbette ki, sizlere psikolojimi bu denli detaylı aktarmak zorunda da değildim, ama tanıyın istiyorum. Bu kardeşinizi, bu kardeşinizin başına gelenleri. Nasıl acımasızca delirdiğini anlayın.
Bu kardeşiniz, bir yolculuğa çıkacaktı. Bilmiyordu, ama çıkacaktı. Üstelik sizin sandığınız gibi böyle problemleri yoktu, bu kardeşinizin. Daha güzel sorunlar onu bekliyordu- ne zaman? Size göre birazdan, bana göre bir on yıl sonra orada olacaklardı; o çok bilmiş iç-sese göreyse hiç yaşanmadı.


“Yahu ne var sanki biraz fazla uyumuşsam?” diye çıkışmıştım karşımdaki aile üyeme, ağabeyim, bana nasihatler vermeyi çok seven bu şahıs. “Yanlış yapıyorsun, Tuğrul!” dedi düşük bir sesle. Benle uğraşmaktan bıkmış gibiydi. Yok canım, benle uğraşmaktan niye usansn? Bir ağabey, üstelik benimki gibisi, hiç bıkar mı kardeşinden. Bana ulaşamamaktan usanmıştır olsa olsa. İyi de bana ulaşmasını istemiyordum ki, bana ulaşan ulaşmamış mıydı zaten! “Lan puşt!” diye giriverdi iç-ses. Bu tipe bir isim bulmak lazım artık, diye düşündüm onun girmesiyle. İç-ses bana karşıtı dış-sesini, şu yarışmalardaki kaotik adam sesini hatırlatıyordu ki onun karşıtı- muhtemelen de kardeşi olan- iç-ses de pek ala kaotik, şu an şahit olduğunuz üzere içimi dışıma çıkartan bir tipti. O yüzden karar verdim, bu dallamaya bir isim bulmalı ve hakkındaki tüm bu önermeleri sıfıra çıkartmalıydım. “Herbie!” Bilim-kurgu dilinde, zihin okuyan robot demekti bu sözcük. Pek mi masum kaçtı diye düşündüm, o şunları söylerken: “Sen ne diye ağabeyine saygısızlık ediyorsun lan? O değil mi seni ananın babanın yokluğunda sarıp sarmalayan? Bildiğin çoğu şeyin temelini ondan almadın mı? Bak, benim bir mimarım var- kabul etmesen de- o da sen. Evet! Sen benim mimarımsın. Fakat kabul etmiş olsan da göz ardı ettiğin bir gerçek daha var, senin mimarın da o Tuğrul. Unutma bunu!” Mantıklı konuşuyordu da piç. İsim masum kaçmıştı, ama kaçanı kovalamadım. Hem Herbie bir yana isminin masumluğunun hakkını veriyordu: Asimov’un üç kuralına da uyuyordu.
  1.        Bana zarar vermezdi ki o. Ben öyle sanırdım. Aslında, günlük hayatımdaki ideaları toparlayabilsin diye yarattım onu zihnimde. Evet, bundan emindim artık.
  2.            İtaat da ederdi. Mesela “Kapa çeneni, ebene atlarım!” dediğimde, terbiyesiz olduğumdan yakınsa da sessizce uzaklaşırdı.
  3.              Kendi varlığını da güzel bir varoluşçu çerçevede koruyabilirdi. Bunun kendisine zararı olmadığı gibi nitekim yararı da yoktu.

Böylece bu yabancı, yanımdan ayrılmayan bir arkadaş oluverdi bana. Bildiğiniz üzere ismi olan bir şeyin yabancı kalmasına pek de ihtimal yoktur. İsmin tek faydası budur hatta, sanıldığının aksine. Hep duymuşuzdur:
- Falanca köyde kızların hepsinin adı Zeynep, erkeklerin adının hepsi Mehmet imiş.
- He, bilirim o köyü. Televizyonda görmüştüm.

Şimdi efendim, bu köyün insanları, yıllardır coğrafi bölgesine göre ya tarımla ya hayvancılıkla, veyahut işçilikle geçimlerini sağlamış, kazanlarını kaynatmış; oldukça standart insanlardır. Yabancı işlere, yabancı kadınlara hasılı yabanlara yer olmadığı gibi hayatlarına- televizyon varsa bilemeyeceğim- yabancı isimlere de yer yoktur. Bundandır ki isimlerin hepsini aynı yaparlar, varsın karışsın. Kimse isimsiz değil ya!

Konuyu dağıtmayalım, çıkacağım bu yolculukta bu fikirlerle güzel bir isim de bulduğum bu Herbie de yanımda olacak. Tabii bunu ben bilmiyordum. Bir akşam üstü öğreniverdim.
Ağabeyim mevzusuna gelirsek, tartışmadan sonra gittim, özür diledim. Aman ağabey, yaptım. Düzeleceğimi dedim. Biraz daha uzatacak olsa küslüğü, kongreler düzenlediğimi diyecektim. “Az kaldı İstiklal Harbi’ne, vallahi.”

Ruhumun meydanındaki mücadelede, gönül meclisim düzenli ordu kurmayı tartışırken, ben döndüm Paşamıza. Aslında… Herbie'ye yani:

- Herbie, biz niye birbirimize kötü sesleniyoruz? Deyiver bana bir. 

Cevap biraz düşünceli geldi:

-Katlanamıyoruz birbirimize belki de. Aslında düşününce nasıl olur? Ben sendenim. Benim bir vücudum, bir ağzım, yüzüm, - çok şükür- ,kulaklarım yok! Öyleyse, ben senin bir parçanım. Sana fırlatılmış bir varlığım. İnan bana dostum, var mıyım bilmesem de ben böyle bir varlığım.





26 Mart 2017 Pazar

Bağımlılıklar

Uzun bir süre sonra, bu başlıkla geri dönmek istedim. Ne kadar dönüş yapabiliyorsam geriye o kadar dönüş yapabiliyorum. Uzun bir macera sonrası dinlenmem gerektiğine, yine kendi kendime kaldığıma ve bu huysuz başımı kaleme kağıda klavyeye sokmam ve kaldırmamam gerektiğine kanaat getirdim. Çünkü kaldırdığım anda, güçsüz ve bağlı "modern" insanın, acizliğiyle harap oluyorum. Ben, evet ben de bir bağımlıyım.

Gençlerimiz, benim de içinde bulunduğum kaosun ve düzenin ordusu olacak istikbal, biz müptelayız. Bir değil, birden çok şeye. Bize yüklenilen sorumluluklara, bizden habersiz saman altından oluşturulan basmakalıp vizyonlara, örnek davranışlara ve asla düşünüldüğü gibi çıkmayacak olan kusursuz rol modellerine -yani mahalle abilerine, komşu çocuklarına, aşık olduğu kıza, siyasi liderlere...- bağlı olarak yaşamayı kafamıza koyduk. Bu yolda, hiçbir zaman olamayacağımız şeyleri veyahut sahip olamayacağımız şeyleri arzuladığımız bu yolda, başarısızlıklara uğradık. O kusursuz olması gereken insan nasıl başarısız olurdu? Nasıl matematik çözemezdi? Nasıl o kıza sahip olamazdı? Sigara içmekten o mükemmel insana ne zarar gelirdi? O kendi gibi muhteşem özelliklerle donatılmış dostuyla arası nasıl bozulurdu?.. Saydıkça niteliksizleşen, ama bütün dertlerimizin temellerini oluşturan sorularla boğulmaya başladık. Biz boğulurken, psödö can simitleri atıldı önümüze tabiricaizse. Bilinçaltımıza nakış nakış işlendiler, onlar bizim biricik bağımlılıklarımız.

Bağımlılıkların temellerine gidelim; karşımıza eski insanların açıklayamadığı şeylerden, vahşilik içgüdüsünden, yaşam geçiminden kaçışı canlanır gözümüzde. Şüphesiz, "tanrılar"a adanan adaklar, doğa olaylarına tanrısallıklar yükleme, ve tek tanrı inancını doğrudan reddemese de kendisine yine kendisini sorumluluktan kurtaracak vasıtlar oluşturma eylemi çıkacak karşımıza.
Zamanla düşünürler, peygamberler ve bilim insanları; ne'yi, neden'i ve nasıl'ı açıklamaya çalıştılar. İnsanoğlu modern çağa çok uzun devrimler silsilesi ile ulaştı.

Fakat bizi geriye götüren bir şeyler var sanki. Çevre ile etkileşimimiz sonucu oluşan,belki de,bu bilinçaltı kronikliklerini aşamadık mı? Hatta ve hatta, günümüz imkanları reklamları; özenmeleri, bizi daha da kalıplaştırdı mı? Artık siyasi görüşlerimize, aile yapılarımıza, milletimize göre gibi kriterlerle kodu girilen fabrika ürünleri olarak mı katılıyoruz topluma gerçekten? Ve buna karşı tepkilerimiz bizi daha da çıkmazlara mı sürüklüyor? Aile baskısından, sınav stresinden, aşk acısından kaçan birey; maddi bağımlılıklarına tutunuyor. Cinsel ve toplumsal kimliğinden hoşnut olmayanlar, hayali arkadaşlıklarla dolu sanal dünyaya hapsediyor kendini.
Sonuç; kimse kimseyi tanımıyor. Kişi, kendini bile tanıyamıyor.
Kişi, eski çağın klasik anlayışından çok daha uzakta gibi görünüyor, fakat artık yavaş yavaş atomlara tapan bir neslin ayak sesleri duyuluyor. Ateizme gönderme değil, maddenin temeline olan aşktan bahsediyorum. Haydan Huya gitmenin modasının geçmesinden bahsediyorum aslında. Şimdi bir müptelalıktan, bir başkasına kaçış söz konusu.

Bir küçük mavi şirin düşünün, Gargamel'in vahşi kedisi Azman onu kovalıyor olsun. Azman'ı görüyor,  yaklaştıkça çeşitli taktiklerle yönünü değiştiriyor. İşte filmlerde gördüğümüz, ara sokak muhabbeti falan gibi. Bu küçük şirin, neyden kaçtığını çok iyi bilmektedir ve aslında bir nevi mücadele etmektedir. Öbür taraftan, bir başka şirin düşünelim, kendisine Azman'ın yaklaşmakta olduğu ve kaçması gerektiği başka bir şirin tarafından ,mesela şakacı şirin tarafından, duyurulsun. Ve bu saf şirin, sadece kaçsın.  Nereye, nasıl ve neden kaçtığını bilmeden yönsüz bucaksız kaçsın. Sırf Şakacı'ya inandığı, ve korkuları düşünmesini engellediği için bu şirin sürekli koşacak, en nihayetinde  Azman kedimizin yuvasına kendi ayakları ile gidecek ve yem olacaktır.

Şu saatten sonra yeni bir peygamberi veyahut, çağ açacak düşünürlerin gelmesini bekleyemiyoruz. Çünkü oldukça farklı, ve güdülü bir sistemde yaşıyoruz. Ama eğer, biraz olsun korkularımızı yenmeyi,düşünceyi ve sorgulamayı başarabilirsek; Şakacı Şirin'e de Azman'a da rastlamayacağımıza eminim.
Kendimizi toplum içinde ve sözde kimliğimizde güçlü hissettirecek şeyler, genelde içerede bizi yıpratır.

Tümdengelip kendinize iyi bakın. Nokta,bitti.


20 Kasım 2013 Çarşamba

Gece ile Gündüz Arasında

Gece ile Gündüz arasında
bir bileyin taşındayım ben...

İnsan gündüz vakti dışarı çıkıyor, birçok hayvan gibi. Gececi değil insan genellikle. Gececi de olmak istiyor, insan her alanda etkin olmak istiyor ya, her zamanda da etkin işte. Gece de dışarı çıkıyor ve geceyi değiştiriyor. Ayın ve yıldızın ışığı yetmiyor; dış cephe aydınlatmaları, fosforlu elbiseler, sokak lambaları, fenerler...

Geceyi değiştirebiliyor insan, peki ya gündüz?
Güneşi kutsal kılıyor ilk önce insan. Hakikaten ilk çağlardan beri vardır her uygarlığın güneş tanrısı. Ve ilginçtir; dinlisi de dinsizi de kutsal kılar onu. Şarkılara, türkülere bakınız. Şiirlere bakınız. Güneş her zaman ve herkesçe kutsanır. O yüzden değiştirmez gündüzü insan, gündüz ne ise odur her şey. Gerçek, gündüze göre belirlenir.  Gerçek değişmedikçe gündüz değişmez.  

Gök ile yer arasında
Dostumun gözyaşındayım ben.

Çok sevdiğim bir kişi İstanbul aşığı idi. Ama eğitimi bahane ederek ayrılmak istediğini söyledi. Şu nedenleymiş: "İstanbul acaba nasıl değişecek geldiğimde, en büyük aşkım İstanbul, değişen dünyada o nasıl olacak? Bunu merak ediyorum, o yüzden..." Ve eninde sonunda aynı kalacakmış İstanbul ona göre, daha doğrusu tutarlı bir değişme olacakmış İstanbul'unki. "Nasıl yani? Ya insanlar değişirse, ya İstanbul 1922 yılı gibi işgal altında olursa…" dedim ona. "Göğe bak," dedi "sence gökyüzünü değiştirebilirler mi? Nasıl değiştirirler gökyüzünü?" Evet, göğü değiştiremiyor insan. Güneşin aydınlattığı göğü değiştiremiyoruz, süslüyoruz onu. Uçaklar, uçurtmalar, balonlar… Ve bulutlar, doğal süsler. Gökyüzünün dansçıları.

Bizler yeryüzündeyiz. Yeryüzünü yaratıldığımız andan beri değiştiriyoruz, bütün canlılar değiştiriyorlar yeryüzünü ve yeryüzü kendi kendini değiştiriyor. Sabit bir şey değil ki o. Sürekli bir döngü içinde. Doğanın döngüsü. Daha canlıdır yeryüzü bu yüzden. Gök gibi değildir. Ama biz göğü hayal ederiz, uçmayı. Bu çarkın dışında olmayı hayal ederiz hep. Neden? Ölümsüz Aile kitabında ölümsüzlükten bahsederken ölümsüzlüğün bu çarkın dışında olmakla eşdeğer olduğunu söylüyordu. En beter lanetti ölümsüzlük. Uçmak peki? Uçaksız, kanatsız, balonsuz uçmaktan bahsediyorum… Mümkün mü? Bu çarkın dışına çıkmak mümkün mü? Gök ile yer arasında kalmak mümkün mü?

Sorular hiç bitmez.

Sevgilerle…  











11 Kasım 2013 Pazartesi

The Fool on The Hill

"But the fool on the hill
Sees sun going down"

Böylece başlıyorum blog hayatıma, yeni bir öğreti olacak benim için, belki de sizin için. Neden olmasın? Dünya hiç bu kadar küçülmemişti, beynimizin algıladığı iletiler hiç bu kadar artmamıştı. Hayatımızın her yerinde bir şeyler görüyoruz ve bilincimiz bunu algılıyor. Reklam afişleri, kitap satırları, bize gelen bir mail, sayfalar, dersler, görsel zevkler, yoldan geçerken duyduğumuz müzik, konuşmalarına kulak olduğumuz yabancı insanlar... Tüm bunlar ,evet, bu döneme özgüler. Ve dünya hiç bu kadar küçülmemişti. Bu küçük dünyada ya da "küreselleşen" dünyada ben niye sizin bilgilerinize bir şeyler ekleyemem ki?

"And the eyes in his head,
See the world spinning 'round"

Küreselleşmek genişlik belirtmez midir? Halbuki biz o küreselliği, her yerde her daim algılıyoruz. Yukarıda saydıklarım halinde. Küresellik ,çok geniş bir alan halbuki, küçük mekanlara ve anlara sıkıştırmaktayız. Dünya düzlemini, koordinatlarını, kıtalarını, yeryüzü şekillerini bir haritaya sığdırdığımızda bütün ayrıntıları fark edebiliyor muyuz? Dünya gibi üç boyutlu şekli, küreyi iki boyuta aktarırken zorluk çekmiyor muyuz? Ama anın içinde ve mekanın içinde o küreselleşmeyi tam anlamıyla hissedemeyeceğimiz halde onu kendi gözlerimizle gördüğümüz çevremize aktarmaya çalışıyoruz. Halbuki buna lüzum yok! Biz zaten bu kürede yaşıyoruz, küreselleşmek her şeyi bilmeye çalışan çağdaş insanın uydurması! Biz anın içindeyiz, bu mekanın parçasıyız. Hani Nasrettin Hoca'ya sormuşlar da "Dünyanın merkezi ayağımın bastığı yerin altıdır" demiş. Dünyanın merkezini aramayın, bulamazsınız. Dünyanın merkezi sizsiniz.

Sevgilerle...