Kulaklarım, onlara engel
olamıyorum. Her şeyi dinlemeye çalışıyorlar; duvarlar aşıp gelen sesleri
mesela: üst komşunun çocuklarının, onlara bağıran annelerinin sesleri, bilmem
nereden gelen elektrikli süpürgenin sesi, caddede arkadaşına veya balkondaki aile
ferdine doğru bir çocuğun haykırışı, kornalar, zurnalar, müzikler – özellikle
de hip-hop müzik. Tüm bunları algılıyor kulağım, aynı anda. Bir de üstüne düşüncelerimin sesi var- bazen
buna gündelik benliğimin arzuladığı günün deyimiyle “mood” müzikleri ekleniyor.
Gün içinde yaptıklarımı tartan; “bunu yapmasaydın ya,” diyen ve ekleyen o ses
var yani “görüşünü bildirmen gerekmezdi.” Ona cevap veriyorum: “Düşünüyorsam
bana göre ben varım, onları iletiyorsam başkalarına göre varım.” Ne kadar da
felsefi! Bu sözden sonra felsefeye merak sarıyor içimdeki ses de biraz olsun
susuyor. Nedense bir süre sonra birtakım sorular sorarak beni sarmaya başlıyor
yeniden. Cevabım belli ama: “Sus ulan puşt! Yorgunuz.”
Yorgundum, aksi gibi
kulaklarıma engel olamıyordum. Tüm saydığım sesler susuyordu, çok şükür ki bir
süre sonra. Üstelik o meraklı, anksiyete
sorunları yaşayan ses bile susuyordu. Tam şükredip Tanrı’nın varlığına bir
huşuyla tekrar inanacakken, kulaklarım yeni bir maraz üretiyordu; veyahut
beynim: Tinnitus. Bakmayın isminin havalı durduğuna yahu! Alt tarafı kulak
çınlaması. Şöyle yani: Çınnnnnn- pat pat pat- zıııııııııı-zııı!...
Tam o anlarda düşünürdüm,
acaba derdim, bu bir mors alfabesi ya da ona benzer bir iletişim kanalı mı bir
noktadan, bir vericiden gönderilen? Evrende yalnızca, bana iletilen bir mesaj
mı? Sonra, evreni düşünürdüm. Uçsuz, bucaksız ve soluk fakat yaşam dolu olduğu
söylenen bir köşesinde ben: mavi kadifede
bir yaldız zerresi yani. Bu düşüncelerle, birbirinin etrafında dönen,
yetmezmiş gibi kendi etrafında dönen, daha da yetmiyormuş gibi evrenle birlikte
dönen kürelerle- pardon geoitlerle, hasılı bütün
evren semahın döndüğü odamda kulağımdaki bitmek bilmez acıyı oyalardım. Bir
süre geçer, minimaliz- batıl ve basit anlayışlar Hızır aleyhi selam gibi
yetişir; beni soru sormaktan değilse de cevap aramaktan kurtarırdı: “Belki de
cin girmiştir kulağıma canım.” Alaycı tarafım gülerdi. “Niye olamaz mı? İnanmaz
mıyız biz cinlere?” Çoğul eki kullanırdım. Her zaman. Çoğuldum ben, üstüne
demokrasilerde de çoğulcuydum. Bazen, kendimin tüm farklı taraflarını toplar.
Kendi aralarında oylama yaptırırdım. Sonra birileri başa geçer, birileri
inerdi. O esnada bile çoğulcuydum ben. “Biz…” diye başlardım cümleme, “biz her
şeyi yenecek güçteyiz.” O zaman bir olurdum. Erzurum Kongresi gibi. Yetmezse
Sivas gibi. “Bu arkadaş bir bütündür, bölünemez.” Eklerdim de: “Manda ve himaye
de kabul edilemez.”
Böyle böyle ilerleme kat ediyorduk. Kitaplar
şüphesiz çok yardımcım olurdu- bir sürü, rengarenk kitaplar. Kocaman bir
aileydik biz onlarla, evet, biz! Şimdiden söyleyeyim bir sorununuz varsa bu
‘biz’ ile, okumayın bu hikayemi. Biziz çünkü, biz olmadan bir, bir olmadan biz,
biz içerde, siz dışarıda... Alaycı tarafım yükseliyor: “Ne saçmalıyorsun ulan!”
Elbette yazma amacım bu
değildi. Elbette ki, sizlere psikolojimi bu denli detaylı aktarmak zorunda da
değildim, ama tanıyın istiyorum. Bu kardeşinizi, bu kardeşinizin başına
gelenleri. Nasıl acımasızca delirdiğini anlayın.
Bu kardeşiniz, bir
yolculuğa çıkacaktı. Bilmiyordu, ama çıkacaktı. Üstelik sizin sandığınız gibi
böyle problemleri yoktu, bu kardeşinizin. Daha güzel sorunlar onu bekliyordu-
ne zaman? Size göre birazdan, bana göre bir on yıl sonra orada olacaklardı; o
çok bilmiş iç-sese göreyse hiç yaşanmadı.
“Yahu ne var sanki biraz
fazla uyumuşsam?” diye çıkışmıştım karşımdaki aile üyeme, ağabeyim, bana nasihatler
vermeyi çok seven bu şahıs. “Yanlış yapıyorsun, Tuğrul!” dedi düşük bir sesle.
Benle uğraşmaktan bıkmış gibiydi. Yok canım, benle uğraşmaktan niye usansn? Bir
ağabey, üstelik benimki gibisi, hiç bıkar mı kardeşinden. Bana ulaşamamaktan
usanmıştır olsa olsa. İyi de bana ulaşmasını istemiyordum ki, bana ulaşan
ulaşmamış mıydı zaten! “Lan puşt!” diye giriverdi iç-ses. Bu tipe bir isim
bulmak lazım artık, diye düşündüm onun girmesiyle. İç-ses bana karşıtı
dış-sesini, şu yarışmalardaki kaotik adam sesini hatırlatıyordu ki onun
karşıtı- muhtemelen de kardeşi olan- iç-ses de pek ala kaotik, şu an şahit
olduğunuz üzere içimi dışıma çıkartan bir tipti. O yüzden karar verdim, bu
dallamaya bir isim bulmalı ve hakkındaki tüm bu önermeleri sıfıra
çıkartmalıydım. “Herbie!” Bilim-kurgu dilinde, zihin okuyan robot demekti bu
sözcük. Pek mi masum kaçtı diye düşündüm, o şunları söylerken: “Sen ne diye
ağabeyine saygısızlık ediyorsun lan? O değil mi seni ananın babanın yokluğunda
sarıp sarmalayan? Bildiğin çoğu şeyin temelini ondan almadın mı? Bak, benim bir
mimarım var- kabul etmesen de- o da sen. Evet! Sen benim mimarımsın. Fakat
kabul etmiş olsan da göz ardı ettiğin bir gerçek daha var, senin mimarın da o
Tuğrul. Unutma bunu!” Mantıklı konuşuyordu da piç. İsim masum kaçmıştı, ama
kaçanı kovalamadım. Hem Herbie bir yana isminin masumluğunun hakkını veriyordu:
Asimov’un üç kuralına da uyuyordu.
- Bana zarar vermezdi ki o. Ben öyle sanırdım. Aslında, günlük hayatımdaki ideaları toparlayabilsin diye yarattım onu zihnimde. Evet, bundan emindim artık.
- İtaat da ederdi. Mesela “Kapa çeneni, ebene atlarım!” dediğimde, terbiyesiz olduğumdan yakınsa da sessizce uzaklaşırdı.
- Kendi varlığını da güzel bir varoluşçu çerçevede koruyabilirdi. Bunun kendisine zararı olmadığı gibi nitekim yararı da yoktu.
Böylece bu yabancı,
yanımdan ayrılmayan bir arkadaş oluverdi bana. Bildiğiniz üzere ismi olan bir
şeyin yabancı kalmasına pek de ihtimal yoktur. İsmin tek faydası budur hatta,
sanıldığının aksine. Hep duymuşuzdur:
- Falanca köyde kızların
hepsinin adı Zeynep, erkeklerin adının hepsi Mehmet imiş.
- He, bilirim o köyü.
Televizyonda görmüştüm.
Şimdi efendim, bu köyün
insanları, yıllardır coğrafi bölgesine göre ya tarımla ya hayvancılıkla,
veyahut işçilikle geçimlerini sağlamış, kazanlarını kaynatmış; oldukça standart insanlardır. Yabancı işlere, yabancı kadınlara hasılı yabanlara yer olmadığı gibi hayatlarına- televizyon varsa
bilemeyeceğim- yabancı isimlere de yer yoktur. Bundandır ki isimlerin hepsini
aynı yaparlar, varsın karışsın. Kimse isimsiz değil ya!
Konuyu dağıtmayalım,
çıkacağım bu yolculukta bu fikirlerle güzel bir isim de bulduğum bu Herbie de
yanımda olacak. Tabii bunu ben bilmiyordum. Bir akşam üstü öğreniverdim.
Ağabeyim mevzusuna
gelirsek, tartışmadan sonra gittim, özür diledim. Aman ağabey, yaptım. Düzeleceğimi dedim. Biraz daha uzatacak olsa küslüğü, kongreler düzenlediğimi
diyecektim. “Az kaldı İstiklal Harbi’ne, vallahi.”
Ruhumun meydanındaki
mücadelede, gönül meclisim düzenli ordu kurmayı tartışırken, ben döndüm
Paşamıza. Aslında… Herbie'ye yani:
- Herbie, biz niye
birbirimize kötü sesleniyoruz? Deyiver bana bir.
Cevap biraz düşünceli geldi:
-Katlanamıyoruz birbirimize belki de. Aslında düşününce nasıl olur? Ben sendenim. Benim bir vücudum, bir ağzım, yüzüm, - çok şükür- ,kulaklarım yok! Öyleyse, ben senin bir parçanım. Sana fırlatılmış bir varlığım. İnan bana dostum, var mıyım bilmesem de ben böyle bir varlığım.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder