20 Kasım 2013 Çarşamba

Gece ile Gündüz Arasında

Gece ile Gündüz arasında
bir bileyin taşındayım ben...

İnsan gündüz vakti dışarı çıkıyor, birçok hayvan gibi. Gececi değil insan genellikle. Gececi de olmak istiyor, insan her alanda etkin olmak istiyor ya, her zamanda da etkin işte. Gece de dışarı çıkıyor ve geceyi değiştiriyor. Ayın ve yıldızın ışığı yetmiyor; dış cephe aydınlatmaları, fosforlu elbiseler, sokak lambaları, fenerler...

Geceyi değiştirebiliyor insan, peki ya gündüz?
Güneşi kutsal kılıyor ilk önce insan. Hakikaten ilk çağlardan beri vardır her uygarlığın güneş tanrısı. Ve ilginçtir; dinlisi de dinsizi de kutsal kılar onu. Şarkılara, türkülere bakınız. Şiirlere bakınız. Güneş her zaman ve herkesçe kutsanır. O yüzden değiştirmez gündüzü insan, gündüz ne ise odur her şey. Gerçek, gündüze göre belirlenir.  Gerçek değişmedikçe gündüz değişmez.  

Gök ile yer arasında
Dostumun gözyaşındayım ben.

Çok sevdiğim bir kişi İstanbul aşığı idi. Ama eğitimi bahane ederek ayrılmak istediğini söyledi. Şu nedenleymiş: "İstanbul acaba nasıl değişecek geldiğimde, en büyük aşkım İstanbul, değişen dünyada o nasıl olacak? Bunu merak ediyorum, o yüzden..." Ve eninde sonunda aynı kalacakmış İstanbul ona göre, daha doğrusu tutarlı bir değişme olacakmış İstanbul'unki. "Nasıl yani? Ya insanlar değişirse, ya İstanbul 1922 yılı gibi işgal altında olursa…" dedim ona. "Göğe bak," dedi "sence gökyüzünü değiştirebilirler mi? Nasıl değiştirirler gökyüzünü?" Evet, göğü değiştiremiyor insan. Güneşin aydınlattığı göğü değiştiremiyoruz, süslüyoruz onu. Uçaklar, uçurtmalar, balonlar… Ve bulutlar, doğal süsler. Gökyüzünün dansçıları.

Bizler yeryüzündeyiz. Yeryüzünü yaratıldığımız andan beri değiştiriyoruz, bütün canlılar değiştiriyorlar yeryüzünü ve yeryüzü kendi kendini değiştiriyor. Sabit bir şey değil ki o. Sürekli bir döngü içinde. Doğanın döngüsü. Daha canlıdır yeryüzü bu yüzden. Gök gibi değildir. Ama biz göğü hayal ederiz, uçmayı. Bu çarkın dışında olmayı hayal ederiz hep. Neden? Ölümsüz Aile kitabında ölümsüzlükten bahsederken ölümsüzlüğün bu çarkın dışında olmakla eşdeğer olduğunu söylüyordu. En beter lanetti ölümsüzlük. Uçmak peki? Uçaksız, kanatsız, balonsuz uçmaktan bahsediyorum… Mümkün mü? Bu çarkın dışına çıkmak mümkün mü? Gök ile yer arasında kalmak mümkün mü?

Sorular hiç bitmez.

Sevgilerle…  











11 Kasım 2013 Pazartesi

The Fool on The Hill

"But the fool on the hill
Sees sun going down"

Böylece başlıyorum blog hayatıma, yeni bir öğreti olacak benim için, belki de sizin için. Neden olmasın? Dünya hiç bu kadar küçülmemişti, beynimizin algıladığı iletiler hiç bu kadar artmamıştı. Hayatımızın her yerinde bir şeyler görüyoruz ve bilincimiz bunu algılıyor. Reklam afişleri, kitap satırları, bize gelen bir mail, sayfalar, dersler, görsel zevkler, yoldan geçerken duyduğumuz müzik, konuşmalarına kulak olduğumuz yabancı insanlar... Tüm bunlar ,evet, bu döneme özgüler. Ve dünya hiç bu kadar küçülmemişti. Bu küçük dünyada ya da "küreselleşen" dünyada ben niye sizin bilgilerinize bir şeyler ekleyemem ki?

"And the eyes in his head,
See the world spinning 'round"

Küreselleşmek genişlik belirtmez midir? Halbuki biz o küreselliği, her yerde her daim algılıyoruz. Yukarıda saydıklarım halinde. Küresellik ,çok geniş bir alan halbuki, küçük mekanlara ve anlara sıkıştırmaktayız. Dünya düzlemini, koordinatlarını, kıtalarını, yeryüzü şekillerini bir haritaya sığdırdığımızda bütün ayrıntıları fark edebiliyor muyuz? Dünya gibi üç boyutlu şekli, küreyi iki boyuta aktarırken zorluk çekmiyor muyuz? Ama anın içinde ve mekanın içinde o küreselleşmeyi tam anlamıyla hissedemeyeceğimiz halde onu kendi gözlerimizle gördüğümüz çevremize aktarmaya çalışıyoruz. Halbuki buna lüzum yok! Biz zaten bu kürede yaşıyoruz, küreselleşmek her şeyi bilmeye çalışan çağdaş insanın uydurması! Biz anın içindeyiz, bu mekanın parçasıyız. Hani Nasrettin Hoca'ya sormuşlar da "Dünyanın merkezi ayağımın bastığı yerin altıdır" demiş. Dünyanın merkezini aramayın, bulamazsınız. Dünyanın merkezi sizsiniz.

Sevgilerle...